2 Ağustos 2011 Salı

Şair..

Gidiyordu şair..
Bir bulut gibi süzülerek gidiyordu.
Yazdığı şiire masum göz yaşları düşüyordu.
Şair ölüyordu..

Biliyordu şair..
Ardında iyi anılar bıraktığını,
Ve anılarının varlığını kanıtladığını.
Şair ağlıyordu..

Anlıyordu şair..
Ölümün onun için geldiğini,
Ve herkesin sonunda ona katılacağını.
Şair bekliyordu..

29 Haziran 2011 Çarşamba

Hayal..

Bir hayal kurdum.. Her parçasını tek tek inşa ettim kafamda, yavaş yavaş kurdum bir temel üstüne hayalimi. Tam tamamlandı sanırken biri gelip yıktı.

Müzik benim hayatımın aşkı ya. Müzik olmasaydı büyük ihtimalle bir akıl hastanesinde, bir deli ceketinin içinde boş duvarlara bakıp şarkı mırıldanırdım. Müzik benim kurtarıcım, kanatlarım, aşkım, varlığım..

Ölmek bir ilkbahar gününde, bir ağacın gölgesine oturup, kulaklıklarını takıp müzik dinleyerek dostlarını beklemek gibi olsaydı şuan ölürdüm.

30 Temmuz 2010 Cuma

Yaşadığımı hissetmiyorum..

Koşuyorum.. Koşuyorum.. Bacaklarımda ki kan delicesine pompalanıyor.. Koşmam için daha hızlı akıyor damarlarımda.. Kaçıyorum, koşuyorum, korkuyorum.. Kan akıyor göğsümden bir yerlerden, gömleğimi kanayan yere bastırıp koşmaya devam ediyorum.. Sımsıkı korunan bir akıl hastanesinden kaçan bir akıl hastası gibi koşuyorum.. Ellerim kanlı bir halde koşuyorum.. Her ne kadar ben kaçmaya çalışsam da gitmeye çalıştığım yolların hepsi kapatılmış. Şaşırıyorum. Uçurumun kenarına geldiğimi farketmiyorum, ayağım kayıyor. Düşüyorum..

Psikologla en son konuşmamızda ona ''İçimde söylemem gereken önemli bir kaç kelime var'' demiştim. O da bana ''Öyleyse içini açman lazım'' dedi. Ne demek istediğini anlayamamıştım. Çıktım sokağa, bakkaldan bir sigara aldım. Gecenin içine dalıp yürümeye başlıyorum.. Kimse farketmiyor beni, kimsenin umrunda olmuyorum.. Yanımdan geçen insanlar yüzüme bakmıyor. Koşmaya başlıyorum.. Gecenin içinde son hızımla koşuyorum.

Evimde buluyorum kendimi.. Gecenin en karanlık olduğu saatlerden bir tanesini yaşıyorum.. Söylemem gerekenler var, söyleyemiyorum. İçini açmalısın demişti doktor. Bunun nasıl mümkün olabileceği konusunda düşünürken uyuyakalıyorum.. Rüya görüyorum, hatırlayamıyorum.. Beynime batan şeylerin varlığını hissedebiliyorum.. İçini aç diyolar bana.. İçini aç.. Mutfağa gidiyorum, bıçağı alıp göğsümü boydan boya kesiyorum.. İçimi açıyorum..

Sokağa çıkıyorum, göğsümde boylu boyunca kan izi.. Yanımdan geçerken insanlar korkuyla bakıyolar bana.. Yanımdan geçmekten kaçınıyorlar.. Biri soruyor ''Beyefendi iyi misiniz?'' Duyuyorum, cevap veremiyorum, ayaklarımın randevusu varmış gibi bir yere gidiyorlar. Biri bağırıyor ambulansın gelmesi için. Ben yürümeye devam ediyorum, insanlar ilgilendikçe hızlanmaya başlıyorum..

Koşuyorum, koşuyorum son hızımla koşuyorum.. Göğsümden kanlar fışkırıyor. Uçurumun kenarına geldiğimi anlamadan, düştüğümü anlıyorum. Düşüyorum, düşüyorum.. Daha uçmayı öğrenemeden, çakılmayı öğreniyorum... Zemin.. Çok sert çarpıyorum bu defasında.. Mavi değil artık gökyüzü, kıpkırmızı.. Gözlerime kanlar doluyor ve içimdeki söylemem gerekenlerin farkına varıyorum, gülümsüyorum..

1 Şubat 2010 Pazartesi

Bir Gün Mutlaka Sana Geri Dönerim!..

Belki de sen yanıldın...
Belki de sadece iyi kalpli bir yeteneksizdim ben...
Ebedi bir hayal kaçkını...


Varlığımı herkesin bilmesini isterken, aynı anda kendimi ele vermemek için hayattan kaçıyordum. Daha önce kimselerin denemediği şeyleri yapmak, benzersiz biri olmayı islerken, dokunduğum her şey gerçekliğini yitiriyor, çevrem hızla ıssızlaşıyordu...


Benzersiz biri olmak islerken, varlığımın unutuluşunu seyretmek, tuhaf, karşılıksız bir acı veriyordu bana... Beni bir gün unutacağından korkuyor, bunun bedelini de kendimi saklayarak ödetiyordum sana. İyi kalplilikle saklayarak...


Bilirsin, dünyanın en kolay, ama en riskli rolüdür iyi kalpliliği oynamak... Sevgini yitirmemek için yaptığım tek şey aynada kendimi telaşla seyretmek ve iyi kalpliyi oynamaktı...


Sevgine, çok kıymetli bir hatıra gibi, sadece içinde kendimi seyrettiğim durgun bir göl gibi sahip olmuştum...


Durmaksızın fotoğrafını çekiyordum. Arkanda hayat can çekişiyordu...


Bakışlarından kurutulmuş kelebek koleksiyonu yapıyordum. En büyük arzum, seni hayatın içinde yaşayabilmekti. Ama en büyük korkum da buydu.


Sanki seninle hayatın içinde yaşarsam, ruhum dağılacak, her bir yanım birbirinden çok uzak yerlere savrulacaktı... Aşk bana, cesaretiyle gelmemişti işte...


Oysa sen, ölümünle bile barışmıştın çoktan... istediğin an, tanıdık tanımadık, herkesin insafına terk edebiliyordun kendini... En çok arzuladığım şeye sen kavuşmuştun. Kaybedecek hiçbir şeyin yoktu artık. Sen istemezsen, kimse sana bir şey yapamazdı.


Bazen bırakırdın, korumazdın kendini. Gözlerinden kan gibi sızan bir tebessümle, yanağına inen tokatı atan insanın gözlerine bakardın. Maruz bırakırdın kendini o bencil şiddete... O tokat, gündüz düşleri gören bir şairin avuçlarında zarfsız kuşlar olana dek, maruz bırakırdın kendini...


Bense, yıllar sonra bulmuştum sevgiyi. Öylesine açtım ki sevilmeye, öylesine açtım ki kendime, sonsuzluğu unutmuştum... Aynada hep kendime bakıyor ve sevgini yitirmekten delice korkuyordum...


Sevgini yaşayamıyor, sevgini derinden hissedemiyor, bütün telaşımla sevgine layık olmaya çalışıyordum... Sevgine layık olmak için de durup dinlenmeden kitaplar yazmayı tasarlıyordum. Sevgine layık olmak için, önemli, tanınan biri olmalı, oyunlar sahnelemeli, şarkılar bestelemeliydim. Halta dünyanın en romanesk devrimini gerçekleştirmeliydim bu ülkede... Ben, sevgine tamamen sahip olabilmek için ön odada dünyanın en romanesk devrimini yapmayı, insanların duygu ve düşünce dünyalarını alt üst edecek kitaplar yazmayı düşlerken; sen, arka odada tek başına güvercinlerle, kedilerle, bahçede yakılan ateşlerin duvarlardaki yansımalarıyla konuşurdun.


Sanki zaman senin için çok farklıydı... Geçmişini kaybetmediğin için bir bakışta, o bakışta saklı olan bütün bir hayatı okuyabiliyordun sanki... İnsanlar sana emanet ettikleri geçmiş zamanlarını bir daha sormadıkları zaman yaşadığın keder, ona en çok ihtiyaç duyanlara şefkat olarak geri dönerdi... Sen birine sarıldığında, zaman dururdu...


Bense tarihe iz bırakmak, unutulmamak, hep hatırlanmak için bakardım insanların bakışlarına ve o bakışlarda yine kendimi görürdüm... Dünya, benim gergin, telaşlı, hep geç kalmışlığımı yüzüme vuran aynamdı.. Yaşarken kendimi ona kurban etmemi isterdi benden. O aynada, erdemimle bayağılıklarım arasındaki derin uçurumu görürdüm hep...


Ne yapacağımı hep baştan bilirdim. Ne söyleyeceğimi, nasıl davranacağımı, ne hissedeceğimi... Hiç şaşırtamazdım kendimi. Kendime rakiptim ama hep yenerdim kendimi. Kendimi hep hayal kırıklığına uğratırdım...


İnsanların duygu ve düşünce dünyalarını sarsacak bir kitap yazmaya çabalarken merak etliğim en önemli şey, senin dünyaya, hayata, insanlara nasıl baktığındı... Beni nasıl gördüğün, nasıl sevdiğindi... Nasıl insanların insafına kendini bu kadar korkusuzca terk ettiğindi...


Kuşlarla, kedilerle, yapraklarla, çocuklarla konuşurken neler hissettiğindi...


Kimi kez seni bütün benliğinle hissedebilmek için bugüne dek kazandığım bütün gücümü, imkânlarımı, ilişkilerimi bir anda silmek, hayata sıfırdan ve yeniden başlamak istiyordum.


Kaybedecek hiçbir şeyim yokken, nasıl biri olacağımı merak ediyordum.


Kendimi her şeye maruz bırakmayı, yanağıma inen tokata gözlerinden kan gibi sızan bir tebessümle bakmayı ve o tokattan zarfsız kuşlar yapmayı çok istiyordum... Oysa kendimi bu kadar çok önemsersem, bu denli çok ciddiye alırsam, seni ve kendimi hiçbir zaman gerçek anlamda göremeyeceğimi artık anlamam gerekiyor...


Anlamam gerekiyor, çünkü bu sıcak yaz günlerinde içim üşüyor.


Çünkü çoktan anlamam gerekiyor, kendime hesap vermemek için tarihe iz bırakmak istediğimi...


Hep arzuladığım halde bana verilen sevgiden korkup kaçtığım için, hiç unutulmamak adına, kitaplar, oyunlar, şarkılar yazmak için çırpınıp durduğumu...


Kendime olan sorumluluktan kaçlığım için, bu ülkede dünyanın en romanesk devrimini gerçekleştirme düşleriyle uğraştığımı anlamam gerekiyordu.


Yarın, bir adaya gidiyorum. Çevremde kimsenin bilmediği bir adaya... Sığınacak, korkularımı yatıştıracak, beni hiç sorgulamadan bağışlayacak, kimselerin olmadığı bir adaya... Adanın arkasında, o sadece başıboş rüzgârların estiği dağlarla çevrili ıssız kumsalda adımı haykıracağım... Orada, ne insanların duygu ve düşüncelerini alt üst edecek kitaplar, ne oyunlar, ne şarkılar, ne de dünyanın en romanesk devrimi olacak...


Orada, sonsuzluğa bakıp ve kimseden yardım istemeden “Kimim ben?” diye soracağım...


Eğer ben sadece iyi kalpliliği oynayan ebedi bir hayat kaçkınıysam, içim ölmüşse ve eğer buna gerçekten inanırsam, beni bir daha hiç göremeyeceksin..


Eğer senin düşündüğün gibiyse, şunu iyi bil ki, bir gün mutlaka, sana geri dönerim!..

8 Ocak 2010 Cuma

Bir Kaç Şey..

Yürüyorum sokaklarda, saat gecenin her hangi bir saati.. Son sigaramı yakmaya uğraşıyorum ama alev almıyor çakmak. Kafamı çevirip bakıyorum yıldızlara, sert bir rüzgar dalgalandırıyor önü açık ceketimi. Hiç ışık yok sokak lambaları dahi yanmıyor.. Ay ışığı serili benim yoluma ve botlarım yere daha sert basarken kafa tutuyorum soğuğa ve karanlığa.. Yavaş yavaş ilerlerken ben yolumda bir rüzgar daha esiyor, eskisinden daha sert daha güçlü sanki beni engellemek istiyor..

Görmediğim bir şeyin varlığını hissediyorum.. Sormayın o nasıl oluyor diye. Öyle işte. O hep benimleydi sanki. Benden ayrı olan bir parçam gibi.. Sormayın o nasıl oluyor diye. Öyle işte..

Ayakkabımın altında ezilen böcek sesleri duyuyorum attığım her adımda. Arkamı dönüp bir kez daha bakıyorum, hiç ulaşamayacağım o uzaklarda ki ışıklara..

Başım dönüyor birden,midem bulanıyor. İçimdeki bir şeyler harekete geçiyor. Kusmaya başlıyorum, kusuyorum. Ağzımdan kapkara, geceden daha kara bir şeyler çıkıyor. Anlıyorum ki içimdeki nefrettir bu. Tutamıyorum bedenimi ayakta. Düşmeye başlıyorum. Kustuğum nefretin içine düşüyorum. Bu nefreti içimden atmak için o kadar çaba sarf etmişken şimdi tam içine doğru gömülüyorum, nefretimin kalbine doğru gömülüyorum.. Gözlerimi açmaya uğraşıyor ve zorda olsa başarıyorum bunu. Zar zor kalkıyorum ayağa. Çeviriyorum başımı uzaklarda ki o ışıklara bakıyorum. İnatla gülümsüyorum, inançla..

Temiz,saf bir başlangıç yapıyorum hayata yine ama yine de biliyorum ki bu bir deja-vu başka bir şey değil. Ben tüm bu şeyleri yaşadım ve yaşamaya devam ediyorum ve yaşamaya devam edeceğim.. Ama unutuyorum, unuturmuş gibi yapıyorum daha doğrusu. Yoksa bütün bu nefretle başa çıkamam.. Güçlü değilim ben, dayanıksızım, korkağım.. Unuturmuş gibi yapıyorum her şeyi, siliyorum hafızamdan, yeniden başa dönüyorum..

Eğer unutmazsam bu nefret yutar beni ve ben kaybederim benliğimi, ruhumu, hayallerimi.. Kaybetmemem için hayallerimi ve kendimi en azından şimdilik unutmam lazım bunları.. Kaybettiğim cesaretimi toplayana kadar, bu nefretle başa çıkacak kadar güç kazanana kadar, dayanmayı öğrenene kadar unutmam lazım.. Cesaretimi bulunca, gücüm olunca ve dayanınca son savaşımı vericem kendime karşı. Son savaş.. Ya ben kazanıcam ya da....

11 Temmuz 2009 Cumartesi

Son Anlatıcının Son Hikayesi...

''Ölüm bir hayal perdesinin ardına gizlenmiş vaziyette izliyor beni.Karanlığın nice yaratıklarıda orada... Kabuslar,karabasanlar,canavarlar,periler,cinler ve iblisler...''

Dedi anlatıcı.Son anlatan.Ve oyuncular rollerini çok iyi yapıyorlar.Bense artık gerçekle oyunu birbirine karıştırıyorum.Gerçek ile oyun birbirinin içinde yok oluyor.Öldürdüğüm insanları oyundaki bir kayıp olarak görüyor,bunun için üzülmüyorum zaten üzülmeye zamanım yok rolüme devam etmeliyim.Bu lanet hayatın başrolü benim ve Tanrı denen olgu senaryoyu kaybetmiş olmalı ki doğaçlama oynuyorum rolümü...

Aslında fiziksel olarak değil ama ruhsal olarak bir çok kişinin celladıyım ben.Kendi hayallerimde onlara işkenceler yapıp acı çektirerek öldürmeye bayılıyorum.Bu inanılmaz bir şey,insanların canı için yalvarmaları muhteşem ötesi bir şey ve onları öldürdüğümde gözlerindeki ışığın söndüğünü görmek harika bir şey...

Karanlığın bir tohumuyum ben.Gecenin rengine bürünmüş bir kalple doğdum.Karanlığın ta kendisiyim ben.Sessizliğin sesiyim ben ve gecenin nefesi...

Uzun,çok uzun bir zamandır ölümü araştırıyorum ve seni... O kadar zaman oldu ki ben senden umudu keseli,artık hatırlamıyorum bile seni... Eskiden gecenin ortasında senin sesini duymayı beklerken şimdi o sesin pekte umrumda değil.Artık ölümün zamanı geldi benim için... Ve eğer ordaysan oraya gelince sana bir iki çift lafım olucak...

Ve son anlatan kelimelerinin sonuna gelirken ve perde yavaş yavaş kapanırken ve günün ilk ışıkları karanlığı delip geçerken,ben sonsuzluğa erişmenin umuduyla,yorganı kafama kadar çektim ve gözlerimi sımsıkı kapattım,bir daha hiç açmamak üzere...

18 Haziran 2009 Perşembe

Yağmura Gitmeli...

Yağmura gitmeli...

Yağmura gitmeli,ruhumdaki tüm karanlığı temizleyebilmek için,hayatı kucaklayabilmek için,yeni doğmuş bir bebek gibi hayatı kucaklayabilmek için yağmura gitmeli...

Gözlerimi yıkamalı,uzun gecelerin sabahını beklemeden,alıp sırt çantamı,tüm herkese iyi geceler dileyip kendi yoluma bir adım atmak için gözlerimi yıkamalı...

Yağmura gitmeli,bedenimde insanlığa karşı bu kadar nefret yüklüyken,çocukken olduğu gibi herhangi bir şeyi veye herhangi birini yeniden,kaybetme korkusu olmadan,bütün tutkumla sevebilmek için yağmura gitmeli...

Yağmura gitmeli,gözlerimi yıkamalı ve dünyayı başka gözlerle görmeliyim...